Tek ve kalın bir köfte, toplam et miktarı bakımından iki köfteye eşit olabilir. Ancak iki ayrı katmanlı bir double cheeseburger, daha dolgun ve daha doyurucu görünür. Tek köfte, bir ürünün tost değil hamburger sayılabilmesi için gereken asgari unsurdur. İkinci köfte ise gerçekten doyum hissini sağlayan katmandır.
Benzer bir “çift köfte” mantığı, İslami finansa yönelik giderek artan beklentileri anlamamıza yardımcı olabilir. Günümüzde İslami finansın yalnızca helal uygunluğu (Şeriat uyumu) sağlaması değil, aynı zamanda İslam hukukunun yüksek amaçları (Makasıdü’ş-Şeria / Maqasid al-Shariah) ile de uyumlu olması bekleniyor.
İlk köfte, finansal yapının Şeriat’a uygun olmasını temsil eder. İkinci köfte ise ortaya çıkan sonucun kamu yararını (maslahat) gözetip gözetmediğini ve tayyib (iyi, faydalı ve temiz) olup olmadığını sorgular.
Elbette cheeseburger, tayyib kavramını anlatmak için mükemmel bir örnek değildir. Hatta içine çok fazla köfte koyarsanız sağlığınız açısından zararlı hale gelebilir. Bu kusurlu benzetme için peşinen özür diliyorum.
Bu benzetmeyi, kısa süre önce LinkedIn’de paylaşılan bir yuvarlak masa toplantısından dinlediğim bir değerlendirme üzerine kaleme alıyorum. Katılımcılardan biri olan bir bankacı, Şeriat’a uygun olmanın artık tek başına insanları İslami finansa çekmeye yetmeyebileceğini ifade etti. Bir başka katılımcı ise bu sistemin “İslami finans” yerine “etik finans” olarak adlandırılmasının daha cazip olabileceğini öne sürdü.
Bu değerlendirmeler beni şu sorular üzerinde düşünmeye sevk etti:
Dinî hükümlere ve Şeriat’ın gereklerine tamamen uygun olan bir uygulama, yine de dinin ulaşmak istediği nihai amacı gerçekleştirmekte yetersiz kalabilir mi?
Eğer Allah’ın vahyettiği ilahi hükümleri eksiksiz yerine getiriyorsak, bunun karşılığında vaat edilen rahmet, sürekli hidayet ve güzel bir hayatı da doğal olarak beklemez miyiz? (Âl-i İmrân 3:132, En’âm 6:155, Nûr 24:52 ve Cin 72:16). Zira bunlar, ilahi hükümlerin gönderiliş amaçlarının başında gelmektedir.
Teoride şaşırtıcı görünen bu durumun pratikte açıklaması ise oldukça kolaydır.
Belki de bu “çift köfte” olgusu, Şeriat uyumunun zamanla yalnızca sözleşme veya işlemin hukuken geçerli olması şeklinde dar bir çerçevede anlaşılmaya başlanmasından kaynaklanmaktadır.
Şeriat uyumu adeta bir kontrol listesine dönüşmüştür:
- Yapıda faiz bulunuyor mu?
- Kumar (maysir) veya aşırı belirsizlik (garar) içeriyor mu?
- Sözleşmeden gayrimeşru hükümler çıkarıldı mı?
- İşlemin aşamaları doğru sırayla gerçekleştirildi mi?
Benzer bir ayrımı, Adam Smith’in adalet ve iyilikseverlik (beneficence) yaklaşımında da görmek mümkündür.
Smith, daha az bilinen eseri The Theory of Moral Sentiments (Ahlaki Duygular Kuramı)‘nda, yalnızca adaletin toplumun gerçek anlamda gelişmesi için yeterli olmayacağını savunur.
Adalet, insanların birbirine zarar vermesini engeller. Haksızlığa karşı duyulan haklı öfke üzerine kuruludur ve hukuk ile yaptırımlar aracılığıyla uygulanabilir.
Smith’e göre adalet toplumun temelidir. Onsuz toplum çöker.
Ancak yalnızca adaletle yönetilen bir toplum yine de soğuk, parçalanmış ve yaşaması zor bir yer olabilir. Böyle bir toplum ayakta kalabilir fakat gerçek anlamda gelişemez.
Bunun yanında iyilikseverliğe de ihtiyaç vardır.
Yani hukukun zorunlu kılmadığı durumlarda dahi başkalarının iyiliği için çaba göstermeye…
İyilikseverlik, insanı yalnızca kendi çıkarını değil, başkalarının refahını da düşünmeye çağırır; hatta bunun için kimi zaman kendi kazancından fedakârlık etmeyi gerektirir.
Hukuk insanları zarar vermekten alıkoyabilir; ancak tek başına insanlara birbirlerini önemsemeyi öğretemez.
Bugünkü topluma baktığımızda bu ayrım daha da anlam kazanıyor.
Hukuk sistemleri kurmak, düzenleyici kurumları güçlendirmek ve yeni yasalar çıkarmak için büyük kaynaklar harcadık.
Buna rağmen Karl Polanyi’nin The Great Transformation (Büyük Dönüşüm) adlı eserinde anlattığı, Sanayi Devrimi ve kendini düzenleyen piyasa anlayışıyla birlikte ortaya çıkan toplumsal çözülme hâlâ devam ediyor.
Üstelik servet arttıkça eşitsizlik de büyüyor.
Servetin büyümesi, aynı zamanda giderek daha karmaşık hukuk sistemleri ve piyasa düzenlemeleri oluşturabilme imkânını da artırıyor. Bu düzenlemeler çoğu insan tarafından anlaşılmaz hale gelirken, varlıklı kesimlerin yalnızca hukukun lafzına uymalarını; ancak servetlerinin beraberinde getirdiği ahlaki sorumluluklardan uzaklaşmalarını mümkün kılabiliyor.
Böyle bir ortamda adalet kurumsallaşıyor, iyilik yapmak ise bireylerin kişisel tercihine bırakılıyor.
İşte bu nedenle birçok kişi “çift cheeseburger” yaklaşımını cazip buluyor.
Çünkü finansal kararlar kaçınılmaz olarak çeşitli ödünleşmeler (trade-off) içerir ve bunların uzun vadeli toplumsal etkilerini önceden tam olarak ölçmek oldukça zordur.
Örneğin arazi temizliği yapılan plantasyon veya ormancılık projelerinin finansmanını ele alalım.
İşlem tamamen Şeriat’a uygun ve hukuken geçerli şekilde yapılandırılabilir.
Bu proje;
- yeni istihdam oluşturabilir,
- bölge halkının gelirini artırabilir,
- yaşam standartlarını yükseltebilir.
Ancak aynı zamanda;
- ekosistemlere zarar verebilir,
- karbon emisyonlarını artırabilir,
- insan-fil çatışmalarını yoğunlaştırabilir.
Peki terazinin hangi tarafı ağır basmaktadır?
Finansman kararı verildiği anda bunu kesin olarak bilmek mümkün değildir.
Bir projenin insan refahına net etkisini ölçebilmek için çok büyük veri setlerine ve yıllar sürecek gözlemlere ihtiyaç vardır.
Oysa sermaye sağlayıcıları tarihin hükmünü bekleyemez; kararlarını bugün vermek zorundadır.
Makasıd yaklaşımını aşırı katı şekilde uygulamak, pek çok ekonomik faaliyetin İslami finans dışında kalmasına ve sektörün büyümesinin sınırlandırılmasına yol açabilir.
Ancak bunun tam tersi bir risk de bulunmaktadır.
Makasıd yaklaşımının kendisi de yeni bir kontrol listesine dönüşebilir.
Şirketler birkaç ilave kutucuğu işaretleyip bir “etki raporu” yayımlayarak eski uygulamalarını aynen sürdürmeye devam edebilirler.
Bu durumda yalnızca yeni bir katman eklenmiş olur; fakat hamburgerde daha fazla “et” bulunmaz.
Makasıd, eski uygulamaları meşrulaştıran yeni bir söylem haline gelmemelidir.
Aksine İslami finansı ilk prensiplerden hareket eden bir anlayışa yönlendirmelidir.
Yani önce Şeriat’ın finanstan neyi gerçekleştirmeyi amaçladığını sormalı; ardından kurumlar ve finansal ürünler mevcut uygulamalardan kıyas yoluyla türetilmek yerine, bu amaçlara hizmet edecek şekilde en baştan tasarlanmalıdır.
Böyle bir yaklaşım, İslami finansta yeni fikirlerin ve yenilikçi çözümlerin önünü açarken, sektörün insanlığın refahına daha anlamlı katkılar sunmasını sağlayabilir. Bütün bunlar yapılırken de Şeriat uyumunun üstünlüğü temel ilke olarak korunmalıdır.
İlk köfte İslami finansı meşru (Şeriat’a uygun) kılar.
İkinci köfte ise onu yatırım yapılmaya ve hizmet etmeyi amaçladığı insanlara gerçekten layık hale getirmelidir.
Kaynak: Dr. Nazrul Hazizi Noordin
Uluslararası İslam Üniversitesi Malezya (IIUM)
İslami Bankacılık ve Finans Enstitüsü (Institute of Islamic Banking and Finance)
Bu makale ilk olarak The Malaysian Reserve gazetesinin haftalık basılı edisyonunda yayımlanmıştır.


